TİYATRO SOHBETLERİNİN BU AYKİ KONUĞU:YİĞİT SERTDEMİR

Yeni yılın ilk günlerinde "Tiyatro Sohbetleri"nde konuğumuz Oyuncu ve Yönetmen Yiğit Sertdemir. Rejisörlük ve oyunculuk üzerine sohbetimizi keyifle okuyacağınızı umarım.

-Her sezon sahneye çok başarılı oyunlar taşıyorsunuz. Bu sezon da yeni projeleriniz var mı?


(Y.S.) Teşekkür ederim böyle düşündüğünüz için. Yeni projelerin bir kısmı çıktı aslında. Yeni çıkacak olanlar da var. Sermet Çağan’ın ‘Ayak Bacak Fabrikası’ adlı oyunu gibi. Ocak ayında provalarına başlamayı düşünüyoruz. Başkaca oyunlar da çıkacak. Yakında netleşecektir.

-Gerek özel tiyatrolarda gerekse kurum tiyatrolarında yönettiğiniz oyunlarda Türk Tiyatrosu’nun önemli isimleriyle çalışıyorsunuz. Bunun sizin yönünüzden etkileri nelerdir? Yönetmen için ünlü isimlerle çalışmak nasıldır? 

(Y.S.) ‘Türk Tiyatrosu’nun önemli isimleri’ ile ‘Ünlü isimler’in aynı olduğunu düşünmüyorum doğrusu. Eğer kast ettiğiniz, tiyatroda tanınmış kişiler değilse tabii. Evet, bazı oyunlarda çalışma şansı buldum. Birbirimize öğrettiğimiz önemli şeyler olduğunu, birbirimizi beslediğimizi düşünüyorum. 

Genelde de süreç ve neticesi keyifli oldu. Başarısını bilemem. Ünlü isimlerden kastınız, genel anlamda tanınmışlıksa, kökeni tiyatro olmayan hiç kimse yoktu aralarında çalıştığım. O yüzden bir farkı olduğunu düşünmüyorum. 

Yaptığı işi, içinde olduğu projeyi önemseyen herkesle nasıl çalıştıysak, öyle çalıştık kısacası. 

-Bu sezon yönettiğiniz oyunlardan bize biraz söz eder misiniz? 

(Y.S.) Bu sezon Halil Babür’ün yazdığı ‘He-Go’, W. Shakespeare’in yazdığı ‘III. Richard’, G. Orwell’ın romanından uyarlanan ‘Hayvan Çiftliği’ ve Filifu’nun yazdığı ‘Filifu’nun İntikamı’ adlı oyunları yönettim. 

He-Go, Halil’in olağanüstü metniyle çıktığımız çok keyifli ve değerli bir yolculuk oldu. 

III. Richard, gayet bilinen bir iktidar oyununun, bizce ele alınması üzerinden şekillendi. Aramıza yeni katılan arkadaşlarımızla, zor ve araştıran bir sürecin sonucunda, onların da özveri, emek ve yaratıcılığıyla, içimize sinen bir oyun olarak çıktı. 

Hayvan Çiftliği, D22 ile ortak yapım olarak seyirciyle buluştu. Yine bugünümüze çokça sözü olan, Orwell’ın unutulmaz romanından uyarlayarak çalıştığımız bu oyun, bize pek aşina olduğumuz bir durumu, romanın yarattığı dünya sayesinde müthiş bir yalınlık ve etkiyle anlatıyor. 

Filifu’nun İntikamı, Tardieu’nun metinleri üzerine yaptığımız çalışmalar neticesinde, ekibin de müthiş yaratıcılığıyla, kendi metnimizi yaratarak seyirciyle buluşturduğumuz bir oyun. Günümüz koşullarına da bolca atıfta bulunan bu oyun, seyre müdahale edilmesi üzerinden aslında genel anlamdaki dayatmalarla geldiğimiz noktayı, oyun-oyuncu-seyirci-seyir ilişkisi üzerinden araştırmaya çalışıyor. 

-Bir yönetmen ve oyuncu olarak sahneye bir oyunu taşırken nelere dikkat edersiniz? Rejinin hangi noktaları sizin için daha önemlidir?

(Y.S.) Benim için esas olan, kuşkusuz çıkış noktası olan metin, yahut metin yoksa da başlangıçtaki fikirdir. Oyunun yönelimi, araştırdığı, paylaşmak istediği meseleyi; oyuna emek veren her bir kişinin yaratıcılığı ile sahneye taşımaya gayret ederim. Ben tiyatronun, çocuksu yönünü önemseyenlerdenim. Yani bir çocuğa yapılır gibi yapılmasını.

Seyircinin boşlukları doldurabildiği, kendi yaratıcılığıyla paylaştığımız hikayeyi tamamlayabildiği bir seyirlik sunmaya çalışırım. Seyir meselesi esas olduğu için de, ‘seyirciye ne yapmak istiyorum’ sorusu hep kafamın bir yerindedir. Yani seyircinin, tüm seyir boyunca yaşayacaklarına, düşüneceklerine, hayal edeceklerine olanak sağlamak. Rejinin asıl noktası, benim için hep o paylaşımı besleyen unsurda gizli sanırım.

-Yaratıcılığınızı oyunlarınıza çok açık ve net bir şekilde yansıtabiliyorsunuz. Aynı zamanda oyuncu olarak çalıştığınız oyunlarda da farkınızı ortaya koyuyorsunuz. Bunun sırrını öğrenebilir miyiz?

(Y.S.) Yine teşekkür ederim, zarafet göstermişsiniz. Ben kendi adıma ekip ruhunun, ortak aklın önemli olduğuna inanırım. Öyle de çalışmaya gayret ederim. Her unsurun birbirini beslediği bir yaratım süreci geçirmeye çalışırım. İster yazarı, ister yönetmeni, ister oyuncusu olayım. Aynı zamanda hata yapma lüksünü de, saçmalama lüksünü de sonuna kadar kullanmaktan yanayım. 

Genelde projelerimize başlama sözümüz ‘şimdi hangi hatayı yapalım, nasıl saçmalayalım’dır. Özgün olanın ve yaratıcı yolculuğun, bilginin esaretinden kurtulma anlarında kendini gösterdiğini deneyimleme şansı buldum geçirdiğim süreçlerde. O yüzden, sanırım bu yolculuk sizin böyle düşünmenize sebep oluyor. 

-Bir yandan ödenekli tiyatroda çalışırken, diğer yandan yeni oluşumlara imza atıp, kurduğunuz tiyatroları da başarıya götürüyorsunuz. Bütün bunları nasıl başarıyorsunuz?

(Y.S.) Sadece bir tiyatronun kurulumunda bulundum, o da Altıdan Sonra Tiyatro. Başarı olarak gördüğünüz için teşekkür ederiz. Ama yukarıda da dediğim gibi, bütün bu yolculuk ekip olmayı başarmaktan kaynaklanıyor. Özünde sevgi olduğu sürece, aşılamayacak engel yok gibi.

-Bugüne kadar birçok oyun yönettiniz? En keyif aldıklarınız hangileriydi?

(Y.S.) Her birinin yolculuğu farklı ve değerliydi benim açımdan içinde bulunduğum oyunların. Elbette duygusal anlamda, ya da nitelik, ya da süreç anlamında özel olan oyunlar vardır. 

Gerçek Hayattan Alınmıştır’ çok özeldir hayatımda. Yönetmeni değildim ama yazarı ve oyuncularından biri olarak izi kalmıştır üstümde. ‘Katilcilik’in özel olduğunu düşünürüm. ‘Hayal-i Temsil’ keza öyle. Aynı zamanda ekiple süreçte çıkardığımız oyunlar açısından da ‘Dertsiz Oyun’ ya da ‘Yalınayak Müzikhol’ her zaman değerini koruyan oyunlar.

-Türkiye’de yönetmen olmak ekonomik olarak sıkıntılıyken, sadece rejisörlük ve oyunculukla ekonomik olarak ayakta durabiliyor musunuz?

(Y.S.) Ben bünyesinde olmadığım kurumsal bir yerde oyun yönetmediğim sürece, para kazanmıyorum zaten ekstra. Yani Altıdan Sonra Tiyatro/Kumbaracı50 için yönettiğim, oynadığım ya da yazdığım hiçbir oyundan almadım, tıpkı ekibin diğer üyeleri gibi. Şehir Tiyatrosu’nun kadrolu sanatçısı olmamdan kaynaklanan bir maaş durumu var elbette. 

Ama onun ayakta kalmak için yeterli olmadığını zaten herkes biliyor. Onun dışında, atölye vb. açtığımda ek gelirim olabiliyor. Ayakta kalmaya yeter mi diye sorarsanız, bizim genel anlamda kazancımızı tiyatroya aktarmak gibi bir prensibimiz olduğu için, çok da mühim değil ne kazanıp kendi hayatımıza ne harcadığımız.

-Bir rejisör olarak hangi ekollerden etkilendiğinizi sorabilir miyim? 

(Y.S.) Belirli bir ekol söyleyemem doğrusu, kendi yolunu bulmaya çalışan biri diyebilirim. Yani her ele aldığım oyuna, yeni bir bilinmezlik olarak bakıp, o yolculuğun öngördüğü bir yol çizmeye çalışırım. 

-Türkiye’de tiyatro ortamını nasıl görüyorsunuz? Özellikle büyük sahne ve prodüksiyonlar yerine dar kadrolu ve küçük sahnelerde oynanan tiyatro oyunları hakkında ne düşünüyorsunuz? 

(Y.S.) Umut verici görüyorum. Çokça üretimin olması ve bu üretimlerin genellikle bugünü ıskalamamaya çalışması çok değerli. Elbette nitelik tartışılır ama o zaten ne olursa olsun tartışılacak bir mevzuu. 

Onun dışında küçük sahnede oynanan, seyircinin yakın mesafeden seyredebildiği oyunlar, seyir ilişkisini alışkanlığın dışına çıkardığı için pek çok açıdan yeni araştırmalara gidilmesini sağlıyor. Zor bir süreçten geçtiğimiz aşikar hem memleket olarak, hem kaçınılmaz şekilde tiyatrolar olarak. 

Ama bunca üretimin olması ve giderek de artması, hem bugüne hem geleceğe dair büyük bir umut kaynağı bana sorarsanız.

-Sizce dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sanat akımlarına göre tiyatronun yorumlanması değişiyor mu? Bunun seyirci ve tiyatrolar açısından artı ve eksileri nelerdir?

(Y.S.) Elbette değişiyor. Çünkü o sanat akımlarının doğuşu da dünyanın değişimine, toplumların biriktirdiklerine ve yaşadıklarına göre şekilleniyor aslında. Bu da kaçınılmaz bir yenilik demek. 

Yeni olan her zaman risklidir. Çünkü alışılmışın, konforlu, güvenli alanın dışında bir şey önerir. Bunu da sahiplenmek kolay olmayacaktır, çünkü özünde çoğu kişi konforunun kaçmasını istemez. Ama yeni aynı zamanda da değerli ve tartışılası, deneyimlenesidir. 

Bu açıdan baktığınızda da, yeniyi bulmaya, yaratmaya çalışan tiyatroların emeklerinin ve çabalarının önemi açığa çıkar.

-Bir rejisör olarak eski zamanda geçen oyunları güncelleyerek aktarmak konusunda ne düşünüyorsunuz?

(Y.S.) Bugünün kodlarını kullanarak ele almanın esas olduğunu zaten her oyun için düşünüyorum. Zira, bir seyir meselesi, salt geçmiş zaman övgüsü olamaz. Paylaştığı hikayenin, bugünün seyircisine temas etmesi için o kodları kullanmak zaten gerekli ve keşfedilesi. 

Ama bunu, bir oyunu alıp içini boşaltarak, sadece görsel ya da yüzeysel malzemeyle seyirciye aktarmak olarak algılamamak lazım. Mesele, özünü seyirciyle paylaşabileceği bir yol bulabilmek. 

-Türkiye'de özellikle rejisörlük alanında durumu nasıl görüyorsunuz? Rejisör olmak için gereken şartlar sizce ülkemizde var mı? Eğitim sistemi bunun için yeterli midir?

(Y.S.) Rejisörlük, özellikle ülkemizde, tiyatro eğitimi almış, oyunculuk alanıyla ilgilenmiş kişilerin gerçekleştirdiği bir alan. Nadir örnekler dışında da yıllardır bu böyle gelmiş. Yurt dışında da uzun zaman böyleymiş zaten. Bu doğal, zira rejisör olmak için salt niyet etmek yeterli değil, aynı zamanda tiyatro gerçeğiyle de tecrübelenmek gerekli. 
Bir oyunun çıkma sürecinde kişi ne kadar tecrübeye sahip olur ve bu tecrübelerini sorular sorup deneyimleyerek ne kadar kendi yolunu yaratmaya çalışırsa, rejisörlük yolunda da o kadar yol alabilir sanırım. 

Elbette oyuncu kökenli olmayıp salt rejisörlük mesleğini edinenlerin de başarısı, yaratıcılığı yadsınamaz. Çünkü oyunculuktan gelen bir yönetmenin de belli zaafları taşıması mümkün ki bunun da örnekleri çokçadır. 

Eğitim sisteminin, bir rejisör yetişmesiyle ilgisini konuşmamız için yeterince alan yok sanırım. Yani, rejisörlük üzerine lisans yahut yüksek lisans eğitimi veren kurumların sayısını düşünürseniz, üzerine konuşmak için çok az bir veri olduğunu görürsünüz. 

Bir de şu var elbette, Türkiye’de oyunculuk eğitimi veren çok fazla üniversite yahut kurum var. Haliyle çok da fazla oyuncu var. Ama yönetmenlerin sayısı haliyle yine o kadar fazla değil. Doğal elbette. Eğer talep artarsa, eğitimi üzerine konuşma şansımız da artacaktır.

-Bütün tiyatro çalışmaları, oyunculuk, yönetmenlik bir yana, bu camia ile ilgili ne söylemek istersiniz? Sizi üzen konular var mı?

(Y.S.) Her camiada üzülebileceğiniz şeyler dışında yoktur herhalde. Camia dediğiniz şey değişkendir, özünde belli yazılmamış kuralları olsa da, zamanın ruhuna göre değişir, gelişir ya da geriler. Elbette nereden baktığımıza bağlı olarak. Bizler, birbirini tanımasa da, aynı kişilerin (rollerin) içine ruh üflemiş kişileriz. Diyebiliriz ki, ruh eşiyiz bir yandan. Varsın tartışmalar, egolar vs. olsun.

-Blogumuz hakkında ne düşünüyorsunuz? Takip etme şansınız oluyor mu?

(Y.S.) İçten ve samimi buluyorum. Umarım devam eder aynı çizgide.

-Son olarak oyuncu ve rejisör adaylarına ya da seyircilere ne söylemek istersiniz?

(Y.S.) Deneyimlemeye devam etmelerini dilerim. En beğenmediğiniz oyunda bile hayata dair bize katılacak çok şey var. İster üreticisi olalım, ister seyircisi.

-Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederiz. Oyununuzla bol seyircili ve yüksek hasılatlı bir sezon dileriz.

(Y.S.) Ben teşekkür ederim.